Teknolojinin ilerleme hızının zaman içinde artması, uzak gelecekteki gelişmeleri tahmin etmemizi zorlaştırıyor. Fakat şu anda karşılaşılan küresel sorunlar ve günümüzün teknoloji sektöründe odak noktası olan kavramlar, 21. yüzyılın sonuna kadar insan yaşamının değişeceği alanlar hakkında ipuçları sağlayabilir.
Gezegenimiz, özellikle doğal kaynakların bilinçsiz ve aşırı kullanımından dolayı iklim değişikliğine her gün daha da çok yaklaşıyor. Uluslararası protokol ve anlaşmalarla ticaret ve diplomasi alanlarında sıklıkla gündeme gelen bu tehdit, yakın gelecekte yeryüzündeki tüm canlıların yaşamını temel ihtiyaçlar düzeyinde etkileyebilir. Doğal kaynak kullanımıyla ilgili toplumsal farkındalık oluşturmak ve fabrikaların karbon emisyonunun vergilendirilmesi gibi insan odaklı gelişmelere rağmen, Dünya’ya şu ana kadar verilmiş hasarın sonuçlarını hafifletmek için küresel düzeyde etkili çözümler gerekecektir. İklim mühendisliği (geoengineering), bu noktada gereken ileri teknoloji çözümlerini üretmek için yüzyılın ilerleyen zamanlarında hızla önem kazanacak bir çalışma alanı olacaktır. İklim değişikliğini yavaşlatmak veya etkilerini azaltmak adına çevreye insan eliyle müdahale etmeyi amaçlayan iklim mühendislerinin gündeminde havadaki karbon miktarı, küresel ısınma ve okyanusların kimyasal yapısıyla ilgili geniş çaplı projeler bulunuyor. Atmosferden girip radyasyon yoluyla gezegeni ısıtan güneş ışınlarının daha büyük bir kısmını yansıtmak için bulutlara yansıtıcılığı artıran parçacıkların yerleştirilmesi (cloud seeding) ve havadaki karbon dioksit gazını kullanan planktonların okyanus yüzeyinde çoğaltılması (ocean fertilization) bu projelerden bazıları. 2100’lü yıllara girdiğimizde ise bu iklim mühendisliği çalışmalarının ilerlemesiyle hava şartları ve iklim açısından programlanabilir bir dünyada yaşayabiliriz.
Öte yandan kaynakların gün geçtikçe azalması, iklim koşullarından bağımsız olarak da insanlığın yüzleşebileceği bir senaryo olmaya devam edecek. Her türlü üretim ve teknolojik gelişme, gezegenimizdeki enerji kaynakları ve hammadde ile gerçekleşiyor. Bunların kıtlığı, kurulu siyasi ve sosyoekonomik düzenleri sarsarak insan medeniyetinin devamlılığını riske atabilecek bir rekabet ortamına ve çeşitli krizlere yol açabilir. Teknoloji sektörü, bu soruna alternatif bir çözüm olarak Dünya dışından enerji ve hammadde elde etme fikrini öne sürüyor. Üzerindeki güneş panelleriyle topladığı güneş enerjisini mikrodalga ışınlar hâlinde gezegenimize ulaştıracak uydular, yenilenebilir enerjinin geleceği olabilir. Uzay taşımacılığı şirketi SpaceX’in kaydettiği ilerlemeyle hem özel sektörde yerini alan, hem de dünya kamuoyunun ilgisini yeniden kazanmakta olan uzay çalışmalarının ise yakınlardaki ilk büyük hedefi Mars’ı kolonileştirmek. Önümüzdeki yüzyıla girerken bu hedefin gerçekleşmesi ve uzay madenciliğinin başlaması, teknoloji alanında ivmelenerek gelişen insanoğlu için gayet erişilebilir bir nokta gibi görünüyor.
Küresel açıdan önemli dönüşümler vadeden teknolojik devrimler, doğal olarak bireysel yaşam tecrübelerimizi de derinden etkileyecektir. Yazılım sektörünün günümüzde de yoğun bir biçimde üstünde çalıştığı yapay zekâ ve sanal gerçeklik, zihin sahibi bir birey olma konusunda felsefi tartışma alanları yaratmakla birlikte günlük yaşamımızı da yeniden tanımlayan kavramlar olacak. Şu anda VR setleriyle görsel ve işitsel olarak yaşayabildiğimiz sanal gerçeklik deneyimi, 2100’e kadar gerçekleşecek nörobilimsel gelişmelerle beraber tüm duyularımızla katılabileceğimiz ve doğrudan beynimizi bağladığımız, Matrix filmindeki gibi kapsayıcı bir alternatif gerçekliğe dönüşebilir. Bu sırada beyin hakkında elde edilen veriler, insan zihniyle alakalı gizemli noktaları da aydınlatacaktır. İnsan zihninin tüm süreçleri haritalandığı zaman ise yapay bir insan zihninin inşa edilmesi ve bu kopyanın gün geçtikçe geliştirilmesi olası kılınacaktır. Sentetik, “yapay” zekânın zaman içinde kapasite ve işlem gücü bakımından biyolojik, “doğal” insan zekâsını geçtiği aşama ünlü fütürist Ray Kurzweil tarafından teknolojik tekillik (singularity) olarak tanımlanır. Kurzweil, bu aşamada insan bilincinin bir ağ veya bulut sistemine yüklenebilmesi, zihinler arası iletişimin sağlanması ve insan bedeninin önemli çoğunluğunun dijital bileşenlerle entegrasyonu gibi gelişmeleri de öngörmektedir. Her ne kadar Kurzweil’ın The Singularity is Near kitabında bu aşamaya erişecek yapay zekânın oluşturulacağı yıl olarak 2045 gibi cesur bir tarih öngörülse de, insanlığın bilgi teknolojilerinde katlanarak artan ilerleme hızına bakıldığı takdirde tekillik noktasına giden bazı adımlara en azından 2100’e kadar yaklaşılması çok da imkânsız değil.
İnsanlık olarak dijital ve teknolojik dönüşüm açısından her yıl daha da büyük yeniliklerle karşı karşıya kalmaktayız. Dönüşümün boyutunu öngöremesek de 2018 yılından 2100 yılına bakarken iklim ve uzay teknolojileri, yenilenebilir enerji, nörobilim, sanal gerçeklik ve yapay zekâ alanlarında üretken hâle gelmek, bizi içinde bulunduğumuz yüzyılın seyrinde söz sahibi kılacaktır.


Leave a Reply